Oğuzcan Çağan yazdı…

bütün kadınların kafası karışıktır

Bütün Kadınların Kafası Karışıktır, kitaptan uyarlama olduğu söylense de bana göre, kitabın bir karaktere dönüştürülerek hikâyenin omurgası olarak kullanmasıyla sahneye taşınmış bir oyun. Kitabın o bunalım havası, melankolik, ağır buhran tavrı bir karakterin sırtına yüklenerek -aslında- seyirci için güzel bir adım atılmış. Diğer üç kadın karakterin hikâyeye kattığı komedi unsurları, altı acı üstü güldüren replikleri seyircinin gülmesine fırsat tanıyarak kitaba ait o havanın dağılmasına ve seyircinin oyun sırasında kendisine zarar vermemesine yardımcı oluyor. Zarar vermek? Kitabı okuyanlar bilecektir, bir kadının kafasının bütün karışıklığıyla hayatını altüst eden, hayatında koca bir yarık açan ailesi, arkadaşları, sevgilisi ve karşılaştığı diğer kimselerle ilerleyen kitap klostrofobik bir atmosfer oluşturuyor. Herkesin seyrettiği, herkesin bir şeyler söyleyebildiği bir kutunun içerisinde, kapalı bir ortamın ortasında hissediyor okur kendisini. Belki de yalnızca benim okuma deneyim böyle olduğu için bunu söylüyorum, fakat ‘başka’ insanların hayatınızın her alanına nüfuz edip size istediğini istediği biçimde söylediği bir anlatının ortasında gibi hissettiğimi söylemeden geçemeyeceğim kitabı okurken. Hâl böyleyken, kitabı birkaç kez okumuş biri olarak söyleyebilirim ki, okur kendini birkaç yerde fena hâlde bitap düşmüş ve ağlamaya ramak kalmış biçimde kıyıdan olayları seyrederken buluyor. Ve o kıyıdan bir kuyuya saklanıp kendine dönmeyi özlüyor.

Oyun Eda’nın pencereden sarkıp kendini altıncı kattan atma teşebbüsüyle başlıyor. Caddede toplanmış, Eda’nın kendini aşağı atıp atmayacağını tartan kalabalık konumuna konulmuş seyirciye yönelik ilk repliğin Eda’nın ağzından çıkan  “Bakın, bakın! Bok var!” sözü olması benim için çok şey anlatıyor. Zira tanık olmanın yüklediği sorumlulukla olaya yalnızca kıyıdan bakıp, belki de destekleyen kitleye karşı edilmiş bu lafın hayatta da büyük bir karşılığı var. Birinin acısı, ağrısı ve düşüşüne seyirci olmak için kendinden geçip nidalar atan kalabalığın haysiyeti ya da haysiyetsizliği çok şey anlatıyor.

Ardından komşu kadının temizlikçisi tanık oluyor teşebbüse. Acısının içinden çekip çıkardığı esprileriyle Eda’yı ikna etmeye çabalıyor. Başarıyor mu? Bir anlamda tereddüde düşürüyor, evet, ama başarının kazanılması için diğer karakterlerin de olaya dâhil olması gerekiyor. Mesleği oyunun sonuna kadar saklı kalması gereken, her tümcesinde bir yazara ya atıfta bulunan ya da yazarlardan alıntılarla konuşan o kadın katılıyor bu ikiliye. Biraz sonrasında da temizlikçi kadının evini temizlediği ses sanatçısı kadın. Bu kadınlar kimlerdir? Hepsinin bir anlamda, o ‘ortak kıyıdan’ tanıdığı anlar var mıdır? Ve bütün bu ağır havanın içinde o kadınların hayatından bir komedi oyunu nasıl çıkar? Bütün Kadınların Kafası Karışıktır, bu sezon içerisinde izlediğim, şu ana kadarki en iyi oyundu. Bu anlamda birkaç kez seyredilmeyi de ilk adımdan son adıma kadar hak ediyor.

Mesele kadının kafasının karışıklığı olduğu kadar, kafasının karıştırılması ihtimali de çünkü.

Oyundaki herkes, hem sahnede hem de sahne arkasında olan, müthiş bir atmosfer kuruyor seyirci için. Fakat bilhassa -kaçıncı kez sahnelendiğinde seyrettiğimi bilmediğim için sayı yazamayacağım- oyunun bilmemkaçıncı perde açışında yönetmeni Selen Uçer’i salonda gördüğümde şaşırmadığımı söyleyemeyeceğim. Zira özel oyunlarda, en azından benim seyretmek için salonunda bulunduğum özel oyunlarda, yönetmenini salonda görmüşlüğüm yoktur. Bu, ekibin oyuna nasıl da sahip çıktığının en büyük göstergelerinden biri olarak değerlendirilebilir kanaatindeyim.

Velhasılı kelam, “bunalım komedisi” tanımlamasının tastamam hakkını veren Bütün Kadınların Kafası Karışıktır seyirciyi bir kadının ağlayışları, feveranları ortasındayken dahi diğer karakterler üzerinden güldürmeyi başarıyor. Bu bir başarı mıdır? Genel anlamda değerlendirmek gerekirse seyircinin oyundan ne beklediğine göre değişir. Benim gözlerim hep Eda Uysal’da idi. Hadi bir de küçük itirafta bulunayım, oyun başladığında, Eda bütün yıpranmışlığıyla pencereye koştuğunda gözlerim doldu. Peşinden gelen diğer oyuncuların birkaç repliği güldürmedi beni, o sırada gözyaşlarımı siliyordum çünkü. Gözyaşı silmek mühim meseledir, bilirsiniz.

Bu yazı yağmurlu bir günde sokaktayken ya da kar altında yazılmadı. Bu yazı izlediğim ve hakkında yazı yazacağım diğer oyunlar gibi, sadece seyirci gözüne değen, dokunan, ruha dokunan noktaların yazıya dökümüdür. Oyun için yazılmış tiyatro eleştirisi metni yaklaşımıyla değil, esip geçmiş bir oyunun bıraktığı etkinin yorumu olarak okunmalıdır. Gerisi zaten kendiliğinden gelecektir.

Oğuzcan Çağan – twitter.com/OziCanCagan

Reklam